Yazar: Fulya Özben

Image for post
Image for post

Uyandım bu sabah. Uzandığım yerden doğrularak yarısı açık perdemden dışarıyı izledim bir süre. Henüz kömür bulaşmamış havayı çekerek içime, bakmaya devam ettim yine. Sıcak bir ev, şehir hayatı, sinema, tiyatro, kafeler… Mutluydum, umutluydum bulunduğum yerden. Fakat hala kalbimde bir yerlerde senin gözlerin, senin sözlerin ve senin kömür karası ellerin var.

Lokman, Lokmanım… Yazı yazmayı en son seninle tanıştığım o köyde bıraktım ben. Son yazımı belki de karın üstüne yazdım sizlerle Başkale’de. Neden geldim buraya, neden bıraktım seni hüzünle ayrıldığım o mezrada… Bilmezsin ki yüreğim yitik bir güvercin o sırça dağ köyünde. Bilmezsin ki ardımda bıraktığım o ışıl ışıl gözler her gün düşlerimde ve sıcacık ellerinin nasırı koca bir dağ olmuş, binmiş üstüme.

Bugünüm senin. Seni yazmak, seni hatırlamak istedim. Hala zar zor uyanıp, apar topar evden çıkıp sana benzeyen minik yüreklere koşarken ben, bilmezsin ki ilk göz ağrılarım kalp ağrım olmuş. Olmadı, yapamadım. Ne eksi otuz derecelere dayanabildi bedenim ne de telefonun çekmediği, internetin olmadığı, aylarca yolların karla kapandığı o köyde kalmaya yetebildi gücüm.

Çıksam bir gün. Sormadan, sorgulamadan gelsem geri bulabilir miyim seni bıraktığım yerde?

Yine kardelenler toplayıp bırakır mısın sahi kardan kızaran, yaraları kabuk bağlayan titrek avuçlarıma?

Biliyorum, farkındayım yaptığım haksızlığın, gidişimle küçücük dünyanda açmış olduğum yaranın. Aradan geçen onca aya, yıla, zamana ve yağan onlarca yağmura inat yeterli değil seni anmak bu gece. Çocuk kalbinde yarattığın dünyayı bu satırlara sığdırmak, gözlerindeki ışığı sözcüklerimle anlatmak kolay değil ve kolay değil nasır tutan ellerini yazmak. Kolay değil, değil işte. Değil bir avuç tezekle, en sevdiğim yasemin kokusuna bürünen o anı paylaşmak.

‘’Tebrikler hocam, atanmışsınız.’’

‘’Kızım. Hayırlı olsun. Olsun olmasına da bu Başkale nerede? Sanırım okulun merkezde de değil, merkeze bağlı bir köyün mezrasında. Yolu var mıdır, ya elektriği, suyu?’’ derken çevrem, bitti. Bir yol bitti ve yeni bir yol açıldı seni görmeden önce önümde.

Artık sondu ve her sonun yeni bir başlangıca gebe oluşu gibi benim de sonum sana ve arkadaşlarına gebeydi işte. Öğretmen olmuştum artık. Gitmek bilmeyen biri için yollar öylesine zor, geride bıraktıkları öylesine can acıtıcıydı ki. Fakat ben senelerdir bu anın hasretiyle yanmış, kavrulmuştum. Hüzünlü bir eylül sabahı tasımı tarağımı toplayıp veda etmiştim memleketime.

Veda diyorum çünkü doğuda öğretmen olmak, hazırlıklı olmak demekti her şeye. Hiç bilmediğin bir kültüre ve iklime karışmaya, alıştığın her şeyden ve en sevdiklerinden uzak kalmaya… Anneme, babama, çocukluğumu geçirdiğim o küçük mahalleye ve arkadaşlarıma… Binbir hevesle alıp, küstüğüm gitarıma. Yazdığım satırlara, diktiğim ağaçlara… Veda demekti benim için bu başlangıç.

Vedaydı Başkale… Başlı başına bir veda işte. Fakat biliyordum. Kalbimde özlem ve korku, aklımda onlarca soru ve göreceğim ışıltılı gözlerin hayaliyleydim. Soğukmuş, gurbetmiş, umurumda değildi sanki yol boyu ilerlerken otobüs.

Elimde bavulum, yüreğimde yeni bir sevda yeli, geldim altı ay kar altında kalan o dağ köyüne. Yemyeşil zeytin ağaçları, mimoza kokuları arasından çıkıp çorak bir köye düşmüştüm ve ilk günüm Aydın dağlarındaki yaban nergisleri kadar güzel, yasemin kokuları kadar tazeydi. Okulum tek katlı bir bina idi. Kırık camları, boyası akmış duvarları vardı ve rutubet tutmuştu her yanı. Beş sınıf bir aradaydı, olanakları yok denecek kadar azdı. Yine de bütün ideallerim, en güzel gülüşlerim, en duyulmamış heyecanım vardı üzerimde.

Seni ve arkadaşlarını gördüğüm zaman ‘’Tamam’’ demiştim. Aitim, ben buraya aitim. Belki üç ay, belki üç yıl, belki de senelerce… Solmaya yüz tutan çiçekler açmıştı yeniden gönlümde. Dağ lalelerim, yaban mersinlerim, begonyalarım sevmişti siz kardelenlerimi ve onlarca çiçeğim olacaktı artık. Koklayacaktım hepinizi doğan her yeni günde.

Öğretmendim ben artık. Senin öğretmenindim. Kuzusunu kucaklayıp bana getiren Havin ninenin veterineri, hastalanınca kapımı çalıp “Bu ilacı ne zaman içecekmişim oku hele muallim” diyen Berat amcanın doktoru, annesi olmayan Yusra’nın annesiydim. Yıldızdım, aydım, güneştim. Yağmuruydum damla düşmemiş başak tarlalarının ve ebesiydim doğmamış Fadimelerin, Muniselerin. Her şeydim… Ben sadece ‘’ben’’den ibaret değildim ve artık benim değil, sizlerin hayalleri de vardı. Sizlerin yarınları, sizlerin ümitleri… Sadece benim ellerim değildi üşüyen. Daha çok titriyordu sizin minik bedenleriniz bende, daha çok gurulduyordu benim midem sizin ağzınıza bir lokma girmediğinde. Daha çok ağrıyordu yüreğim ayaklarınız karlardan ıslandığında, su topladığında ve artık daha çok göz yaşı düşüyordu yastığıma. Biri bana, diğeri herkesin unuttuğu, sıkışıp kaldığınız bu mezraya. Mumdum ama, yanacaktım, eriyecektim. Bunun içindi senelerce verdiğim emekler.

Kasımın yirmi dördüydü o gün. Bıraktım çantamı masaya. Hafif örümcek ağları ilişti gözüme bakarken pencereden ve dışarıda koşar adım derse yetişmeye çalışan bir ‘’Sen’’. Geleceğin avuçlarımın içindeydi artık. Susmayacak, konuşacaktın. Gülecektin hep. Utanmayacaktın yırtık pabuçlarından, üşümeyecektin, kızarmayacaktı da beni görünce yanakların. Büyüyüp bir meslek sahibi olacaktın. Belki de öğretmen olarak geri dönecektin doğduğun yere ve senin hayallerin süsleyecekti artık bu sıraları. Senin sesin yankılanacaktı okulun soğuk koridorlarında. Senin yaktığın sobanın dumanı tütecekti bacalardan ve eminim, yine sen getirecektin tezekleri doldurup kollarına. Hiç düşünmeden, ceketim kirlenir demeden tutacaktın okulunun yolunu. Tıpkı o en güzel gülüşünü takınıp, bütün başı öne eğmişliğini bir kenara atıp elindeki siyah poşetle bana geldiğin gün gibi.

Evet küçük prensim, evet Lokman’ım. O günü mıh gibi aklımda tutuyorum ben. Hiç unutmuyorum. Önceki yaz bir düğünden kalma mavi ceketini giymiş, saçlarını yana yatırmış ve tertemiz bir halde gülümsemiştin kapıdan. Elinde siyah bir poşet. Yaklaştın bana çekimser adımlarla. Yüzüme bakmayan o iki çift göz karşımdaydı ve yukarıya kaldırdın başını. Alnın daha bir ak, yanakların daha az kızarıktı.

‘’Örtmenim bu sana’’ dedin ve ben daha ‘’Bu nedir?’’ diyemeden tutuşturdun elime poşeti.

‘’Tezektir örtmenim. Sen çok üşüyorsun ya hani, işte üşümeyesin diye…’’

Hayatımda o gün ısındığım kadar ısınmamıştım, kimsenin gözleri güneş gibi sarmamıştı göz bebeklerimi ve hiçbir soba, hiçbir klima çözememişti buza dönmüş dizlerimi.

2018 olmuş sene. Hayatımın en güzel yaşlarında hayalini kurduğum mesleği ifa etmek için yoluna düştüğüm Başkale’den ve senden ayrılalı tam dört sene geçmiş Lokman. O günden bugüne hiçbir armağan senin bir poşet tezeğinden daha çok sevindirmedi beni, gülümsetmedi. İnan, hiçbir ev senin tezeklerin kadar ısıtmadı, hiçbir tezek seninkiler gibi yasemin kokmadı.

Fulya Özben Hakkında

1985 yılında Nazilli’de doğan Fulya Özben, emekli öğretmen olan bir anne ve babanın çocuğu. Özben’in bir de kardeşi var. İlköğretim yıllarının bir kısmını Artvin’in Murgul ilçesinde, bir kısmını ise Denizli’nin Çameli İlçesinde geri kalanını da Aydın’ın Nazilli ilçesinde tamamlayarak ilköğretimini bitirdi. Nazilli lisesindeki eğitiminin ardından Süleyman Demirel Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünü kazanarak 2007 yılında mezun oldu.

Mezuniyetinin ardından Nazilli İlkyorum Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nde çalışan Özben, bu süreçte Eskişehir Anadolu Üniversitesi Gelişimsel Yetersizliği Olan Çocuklar Bölümü’nde yüksek lisansına başladı. 2011 yılında milli eğitim personeli olarak Van’ın Başkale İlçesine atanarak 2014 yılına kadar burada çalıştı. 2018’ e kadar Van’ın İpekyolu ilçesinde sınıf öğretmeni olarak çalışmaktayken aynı yıl alan değişikliği ile Van’ın Tuşba İlçesindeki bir İşitme Engelliler Ortaokulu’na atandı ve halen aynı kurumda görevini icra etmektedir.

Eğitimde yeniliğin ve fırsat eşitliliğinin önemine inanan Özben “Van Eğitimde İyi Örnekler Paylaşımı Projesi” kapsamında gerek akademik alanda gerekse geri dönüşüm alanında normal gelişim gösteren öğrenciler ile özel gereksinimi olan öğrencilere yönelik çalışmalarıyla üst üste ilçe ve il birincilikleri kazanmış, “Sanat yoluyla İngilizce Projesi” kapsamında da özel gereksinimi olan öğrencilere yönelik çalışmalar yapmıştır. Özel gereksinimi olan öğrenciler ve ailelerine yönelik fırsat etkinlikleri üzerine çalışan Özben, Masallar Diyarına Yolculuk adlı derleme bir tiyatro oyununu yönetmiş ve oyun Van Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

Anı ve doğaçlama türünde yazılarla ilgilenen Özben 2017 tarihinde Öğretmenler arasında düzenlenen anı yarışmasında Türkiye derecesi aldı.

Yaratıcı Drama, Orff, anı yazarlığı, şiir ve senaryo ile ilgilenen Özben şiir ve doğaçlama türünde yazılar yazmaktadır. Özel Eğitim ve Sanat alanlarında halen çeşitli projeler ve çalışmalarda bulunmakta olup bu alanlarla ilgili eğitimlerine devam etmektedir. En büyük hayali gözlem ve birikimlerini kitlelere aktarabileceği trajikomik bir oyun veya vodvil yazmak olan Özben’in esin kaynağı “Çocuk ve Fırsat” tır.

Written by

Öğretmen Ağı; öğretmenlerin, meslektaşları ve farklı disiplinlerden kişi ve kurumlarla bir araya gelerek güçlendiği bir paylaşım ve işbirliği ağıdır.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store