Yazar: Sibel Tartut

Ürkek bir telaş vardı üzerimde. Titriyordum.

Nefesimi tuttum bir an, kalbim duracakmış gibi oldu. Ne oluyordu? Bu karmaşa, bu kaos da neyin nesiydi böyle? Neyin özlemiydi beni bu şehirden gitmeye iten ve neydi beni bir türlü göndermeyen?

Kitaplarımı masaya öylesine koymuştum. Resim defterimi, boyalarımı, silgimi… Angela’nın Külleri vardı bir adet, bir adet de Thomas More’dan Ütopya ve çocuklar izlesin diye getirdiğim birkaç çizgi film. Kalemler, maskeler, yüz boyaları…Öğrencilerin minderleri, kitaplar ve kostümler… Gözüm hemen kapı girişinin sağ köşesindeki askılığa ilişti. Oradaki kırmızı tülbente.

Van’da bir devlet okuluna atanalı neredeyse 5 yıl oldu. Meslekte yeni olmama rağmen fazlasıyla tecrübe edindiğime inanıyorum burada. Bir çok kalıbı, bir çok önyargıyı kırdığımı da biliyorum. Evet geç oldu bazı şeyler, bazıları da güç oldu. Ağladığım zamanlar da oldu, incindiğim zamanlar da. Fakat akıp giden zaman kötü anıları siliyor, güzel hatıralar bırakıyor insana.

Bugün bu tülbent beni geçen yıla götürdü. “Sanat ve Değerler Yoluyla İngilizce Öğretimi” projemiz kapsamında okulumuzda yoğun bir çalışma vardı. İki yıllık bir sürecin son yılındaydık ve artık meyvelerini göreceğimiz zamana doğru adım adım ilerliyorduk.

Image for post
Image for post

“English Through Art” projesi, dil öğretimini edebiyat, resim, müzik ve drama gibi sanatın çeşitli alanlarını kullanarak; okul, veli ve öğrenci işbirliğinde gerçekleştirmeyi amaçlayan ve bu doğrultuda evrensel ve milli değerlerin öğretimini hedefleyen bir çalışmaydı. Bütün katılımcıların İngilizce kitap okuyacağı, okuduklarını resmedeceği ve İngilizce cümlelerle ifade edeceği, hafta sonları asistan öğrencilerin ailelerine İngilizce kurs vereceği bir projeydi ve proje sonunda “Masallar Diyarına Yolculuk” adlı bir tiyatro oyunu sahnelenecekti. Ailelerle el ele verirsek neleri başarabiliriz diye merak ettik ekip arkadaşımla önce, çünkü biliyordum ki çocuklarla aşamayacağım hiçbir şey yoktu.. Güzel değişimlerin elçisi olmak, insanların yüzüne bir tebessüm kondurmak, özel gereksinimi olan okul personelimizi ve öğrencilerimizi okul kültürünün en içine koymak ve “başarma” hissini velilerimize tattırmak uğruna çıktığımız bu yolda öğretmen arkadaşlarım, okul idarem ve üst amirlerim de desteğini esirgemedi.

İlk zamanlar Doğu Anadolu’nun oldukça dezavantajlı bir bölgesinde böyle bir projenin gerçekleşme ihtimali bize uzak geliyordu. Bir veli toplantısı yaptığımızda bile otuz veliden sadece dört-beş tanesiyle görüşebiliyorken, her hafta sonu onlarla bir araya gelmek, dersleri birlikte işlemek, evde tekrar çalışmaları için birlikte planlama yapmak… Hele ki İngilizce bir tiyatroda velilerimizle birlikte çalışmak bizi inanılmaz heyecanlandırıyordu.

Tabii bir o kadar da korkuyorduk.

Çünkü köyünde ineğini sağan anneler, dağda koyunlarını otlatan babalarımız vardı. Kimisi inşaatta çalışıyordu, kimisi sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kalorifer kazanında alıyordu soluğu. Sağlık problemleri olanlar, evdeki yedi çocuğunu inşaatta çalışarak okutan ve çocuğu için bir günlük yevmiyesinden vazgeçen babalarımız vardı. Her şey bir yana, topluluk önünde konuşmaktan çekinen, okuma yazma bilmediği için veya erken yaşta okulu terk ettiği için derinden üzülen velilerimiz de vardı. Böyle bir bölgede anne ve babaların bir oyunda yer alması imkansız geliyordu bize. O yüzden ilk toplantımda oldukça heyecanlıydım.

Sınıfa girdim, bütün sıraların yanısıra bazı masaların üzerleri de dolmuştu. Minderlerde ve halılarda onlarca veli… Babalar pencere tarafına, anneler ise duvar tarafına oturmuştu hep. Yüze yakın velinin karşısında sunumuma başladım. Problemlerimizden, amaç ve hedeflerimizden, ihtiyaçlarımızdan söz ettim. Yarım saatlik toplantılara gelmeyen velilerim üç saattir benimleydi ve devam ediyorduk hala. Tiyatro metnini veliler ve öğrenciler İngilizce olarak beraber yazacak ve canlandıracaklardı fakat karakterleri ben önceden ekip arkadaşım Fulya ile belirlemiştim. Bir veli söz istedi:

-Hoca hanım, şimdi ben lise mezunuyum. Lisedeyken rol alıyordum bu tür şeylerde. Ben kral olurum bu oyunda ama kim kraliçe olacak? Kimse kendi eşi başkasının kraliçesi olsun istemez ki?’’

O kadar yoğun ve güzel bir atmosfer oluşmuştu ki o an ben ne cevap vereceğimi bilemezken başka bir velim lafa girdi hemen:

- O zaman siz eşinizin elinden tutun, getirin, kraliçeniz olsun…

“Olmaz” dedi diğeri, “Çocuklara kim bakacak?’’

Bir an sesler birbirine karıştı, bir ağızdan konuşmaya başladı herkes. Benim anladığım bu işin olmayacağıydı. Herkesten şikayetler ve yakınmalar yükseliyordu.

Eşinizin elinden tutun getirin diyen veli ayağa kalktı ve;

- Hocam, biz geliriz. Ben bir gün işe gitmem. Haftada bir yevmiyem de kızım için feda olsun. Benim 8 çocuğum var. Evde 3 yaşında oğlumuz da bizi bekliyor şu an. Onu da alır, geliriz’’ dedi; destek ve alkış sesleri yükseldi sınıftan.

Derken herkes İngilizce bilmedikleri için yaşadıkları mağduriyetleri paylaşmaya başladı. Manavda çalışan bir veli İranlı müşterileriyle iletişim kurmakta zorlandığını belirtti. Bazı anneler çocuklarına çok özendiklerini ama okuma yazma bilmedikleri için İngilizce de öğrenemediklerini dile getirdi üzüntüyle.

Derken karara varıldı ve diğer derslerde buluşmak üzere ayrıldık.

Önümüzde 7 aylık bir süreç vardı. Kar demeden, kış demeden, soğuğa aldırmadan çoğu veli çalışmalara geldi. Onların gelemediği günler biz evlerine gittik ve derslere evlerde devam ettik. Kitaplar okuduk, resimler çizdik. Değerler Eğitimi çerçevesinde çok şey öğrendik. Tiyatro provalarını birbirimizin evlerinde yaptık.

Pinokyo “Yalan söylememeliyiz’’ derken, Keloğlan “Herkese yardım etmeli ve daima dürüst olmalıyız’’ dedi. Heidi “Yaşlıları sevmeli, onlara sahip çıkmalıyız” derken, Alice ‘’Merak etmekten korkmamalı, hayallerimizin peşinden koşmalıyız’’ dedi. Bizler de merakımızın peşinden koştuk hep beraber. ‘’Should’’lu ‘’Must’’lı cümlelerle hikayeler yazdık ve bir tiyatro metni çıkardık el ele verip. 8. Sınıf öğrencilerinin abileri ve ablalarıyla yazdıklarımızı inceledik, derledik, toparladık derken provalarımız başladı.

Okuma yazma bilmiyorken İngilizce vesilesiyle okuma yazma öğrenen veliler de oldu; dikiş nakış hünerleriyle biz öğretmenlere kostüm dikmeyi öğretenler de…

Bazıları resim yaparak kıyafetler tasarladı, bazıları ise yöresel halk oyunlarını oyunumuza adapte etmek istedi. Kimisi yöremizden esintiler serpiştirdi çok kültürlü oyunumuza. Kimileriyse ellerinde fırçalarla koridorları, mermerleri boyadı tek tek.

İlk zamanlar birbirlerinin yanında rollerini icra etmeye, gülümsemeye çekinirken, birbirlerini izlemeye utanırken, alkışlamaya, övmeye ve yönlendirmeye başladılar birbirlerini.

Kadınlar erkeklerin kostümlerini düzeltmeye başladı hiç çekinmeden. Çünkü kadın-erkekten öte insandık ve hep birlikte bu insani yönümüzü keşfetmiştik. Ne utanacakları, ne de çekinecekleri şeyler vardı artık.

Image for post
Image for post

Sanat ve Değerler Yoluyla İngilizce Öğretimi projesi başkaydı. “Masallar Diyarına Yolculuk’’ ise bambaşka.

Bu oyun Van’ın dezavantajlı bir bölgesinde eğitim öğretimine devam eden veli, öğrenci ve okul personelimizin özverisiyle oluşan, sevgiyle donatılmış bir dayanışma kültürünü ortaya koyacaktı. Sosyal, ekonomik ve psikolojik manada birçok handikapı aşan velilerin eseri olacaktı. Velilerin evlerindeki sofra bezlerinden, perdelerden ve geri dönüşüm malzemelerinden kostümler tasarladıkları ve diktikleri; toplum önünde konuşmaktan hicap duyan velilerin ilmek ilmek ördüğü, yazdığı ve çalıştığı; özel gereksinimi olan bireylerin kendi azimleriyle bütün engelleri aştıkları bir yolculuk olacaktı.

Ve bu oyun hayatında hiç tiyatro izlememiş, sahneye çıkmamış, eğitim öğretim hayatında sanata dair çalışmalarda yer almamış, hatta eğitim hayatına devam edememiş velilerin; aileyle eğlenceli vakit geçirmenin, eğlenirken öğrenmenin tadına daha yeni yeni varmış ve ailelerine repliklerini ezberleten güzel öğrencilerin eseri olacaktı.

Ve bu oyun duyarlı velileri, özverili öğrencileri ve eğitmenleri bir şeyleri başarabileceklerine inandıran duyarlı idaremizin ve paylaşımcı Van esnafının eseriydi.

Bütün bunlar gözümün önünden geçerken, o kırmızı tülbente ilişti gözlerim. Çocuklarımın bakışlarındaki ışık, velilerimin içindeki umut ve okul idaremin bizlere duyduğu güven geldi aklıma. Bütün bunları bırakıp nereye gidebilirdim ki?

Hem de yolu daha yarılamamışken; 4 yıl önce sınıfıma gelen öğrencilerimi henüz mezun edememişken…

Bir konferans salonu yaptıramamışken; İngilizce şiir gecesi, şarkı yarışmaları düzenleyememişken; okulu sevmeyen öğrencileri kazanamamışken ve velileri sınıfta öğretmen yapamamışken nereye gidebilirdim ki?

İl dışı atamalarının son günü yaklaşıyordu, yurt dışından kabul edildiğim birkaç burslu program da onayımı bekliyordu. Üç farklı yol … Bir karar vermeliydim artık. Gitmek ve kalmak arasında ince bir yol. Aylardır gidip döndüğüm yol…

Ellerim kırmızı tülbente gitti yine.

Ürkek bir telaş vardı üzerimde. Titriyordum.

Nefesimi tuttum bir an, kalbim duracakmış gibi oldu. Ne oluyordu? Bu karmaşa, bu kaos da neyin nesiydi böyle? Neyin özlemiydi beni bu şehirden gitmeye iten ve neydi beni bir türlü göndermeyen?

Sibel Tartut Hakkında

7 Ekim 1991 yılında Muş’un Bulanık ilçesinde altı çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya geldi; üç yaşında, Antalya’nın Kumluca ilçesine taşındı. İlk ve orta öğrenimini Ziya Gökalp Yatılı Bölge Okulu’nda, lise öğrenimini ise Kütahya İMKB Anadolu Öğretmen Lisesi’nde bitirerek 2009 yılında Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünü kazandı. Üniversite yıllarının bir kısmı, Polonya’nın Krakow şehrindeki Jagelonian Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde burslu olarak geçti. Sonrasında bir süre, İrlanda’da Dublin Şehir Üniversitesi’nde dil asistanı olarak staj yaptı. Lise ve üniversite eğitimini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin ‘’Kardelenler’’ bursu ve Yücel Kültür Vakfı’nın ‘’Yarım Elma’’ bursu ile tamamladı. Üniversite eğitimimin ardından, Van’ın Edremit ilçesinde Yunus Emre Ortaokulu’a İngilizce Öğretmeni olarak atandı. 2015–2016 yılları arasında ücretsiz izine ayrılarak Fulbright burs programı kapsamında Amerika’nın New York eyaletinde bulunan Syracuse Üniversitesi’nde bir yandan Yüksek Lisans eğitimi alıp, diğer yandan Türkçe öğretim asistanı olarak çalıştı.

Tartut, ilkokul dördüncü sınıftan beri düzenli olarak yazıyor. İlk yazısı lisede ‘’Tavşanlı’nın Sesi’’ adlı yerel bir gazetede yayımlandı. 2011 yılında British Council’ın düzenlemiş olduğu ‘’Hayalimdeki Yolculuk’’ adlı öykü yarışmasında ‘’Uçurtma Kuyruğunda Hayallerim’’adlı eserle derece aldı. 2015 yılı şubat ayında, Hrant Dink Vakfı’nın ‘’Beyond Borders’’ bursu kapsamında yazmakta olduğu ‘’Başucumda Zaman’’ adlı kitabını tamamlamak için Erivan’a gitti. Aynı zamanda, Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın ‘’Democracy Wheel’’, Yücel Kültür Vakfı’nın ‘’4 Nations’’ adlı projelerinde Türk-Ermeni ilişkileri üzerinde çalışmalarda bulundu.

“Piedra Günlükleri” adlı iki güncesi ve aynı ismi taşıyan bir şiir kitabı olan Tartut, bugünlerde bir roman üzerine çalışıyor. İlerleyen yıllarda öğretmen kimliğinin yanı sıra, edebiyat alanında başarılı bir yazar olmak en büyük ideali.

Written by

Öğretmen Ağı; öğretmenlerin, meslektaşları ve farklı disiplinlerden kişi ve kurumlarla bir araya gelerek güçlendiği bir paylaşım ve işbirliği ağıdır.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store